Sarkis HATSPANİAN

Mayıs ayı başlarında Pontus asıllı bir dostumdan gelen mektupta “Atina’da yayınlanan Yol adlı sol görüşlü gazete 20 Mayıs 2011 tarihli baskısında, 1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili 
Türkiyeli yazarların görüşlerinden bir ek yapıyor. Bu toprağın insanı olarak bu eke bir yazı ile görüşlerini bildirerek katılman mümkün mü?” diyen iletisinde yer alan üç öğe yüreğimi acıyla dağlayanlardan olduğundan önerisini hemen kabul etmem, konudan çok daha fazla asıl bu üç neden yüzünden olduğundan, o öğeler hakkında yazmayı istedim. Bu nedenlerden ilki, yazının yayınlanacağı Yol adlı gazetenin sol görüşlü olmasıydı, ben de solcuydum, okuyucularla politik aynılığım, isterseniz yakınlığım da diyebilirim, beni manen hem rahatlatıyor, hem de kendimi daha insani, sıcak ve samimi bir ortamda hissetmemi sağlıyordu demem doğru olur.

İkinci neden, konunun “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” olmasıydı. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük imparatoru, Makedonyalı Alexandre’ın(1) adını taşıyan ve Elenler tarafından M.Ö. 333′te ilk kurulan şehir Alexandrette(2) doğumlu bir Ermeni olmam dahi, irdelenmesi önerilen konu için yeterli bir sebep sayılırdı, yani konu tam da benim konumdu desem yalan söylememiş olurum, inanın.

Ancak üçüncü ve belki de benim açımdan en önemli sayılan neden, “gazete Türkiyeli yazarların görüşlerinden bir ek yapıyor” temelinde bana öneriyi ulaştıran dostumun “Sen de bu toprağın insanı olarak” demesiyle, aslında “demek isteyip de söylemediğinin” benim değil onun bilinçaltında yatan nedenlerin çok ciddi yaşamsallıkta olmasıydı bitabii!.. Bu ise bana yeter de artardı bile, “söz uçar, yazı kalır” sözüne verdiğim değerle kalemi elime aldım.

Doğup büyüdüğüm topraklardan henüz rüştümü ispat etmemişken, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin mağduru olarak terk-i vatana zorlanmamla başlayan «heimatloss» yaşamım itibariyle, Avrupa’da politik mültecilik yıllarımdan bugüne dek, yani tam 31 yıldır ‘Türkiyeli’ değilim. Elenlerle Ermenilerin mezarları bile olmayan milyonlarca şehidinin kanları üzerinde 1923 yılı 29 Ekiminde kurulduğu varsayılan “T.C.”yi de meşru değil, kesinlikle gayr-ı meşru sayanlardanım. Ailem Batı Ermenistan, benim Kilikialı oluşum, vücudumun ve beynimin her hücresiyle duyup-hissettiğim ve bu dünyada hiç ama hiçbir gücün benden zorla alıp-çalamayacağı, paha biçilmez bu değerlerin pek zengin ve tertemiz dünyasında kendi ideallerim uğruna ölmeye hazır olarak yaşamaya çalışan bir insan oğlu insanım işte!

Her şeyden önce insan, ama bir de feleğin tokadını yemiş Ermeni halkının evladı olma halim itibariyle, içimde hep bir kavrukluk, hep dışlanmış, hakir görülmüş, ezilmiş olmamın verdiği dayanılmaz acıyı sessizce yüreğine gömerek “yaşamayı” yeğleyen soydaşlarımdan farklı olarak, adalet, özgürlük, eşitlik, demokrasi, yani insanı insan yapan erdemlerden benim payıma düşeni de, her ne pahasına olursa olsun mutlaka elde etmeye yeminli, düşüncelerim uğruna mücadele etmekle amaçlarıma ulaşmaya kararlı olan inatçılardanım. Onun için de, hemcinslerimden farklı olarak, becerilmesi zor sanılan nosyon ve anlam yüklü bir görevi üstlenmek zorunda olduğumun bilincindeyim ve bu “ateşten gömleği” derimi yakıp-acıtsa da giymeye, haçımı gönüllü olarak omuzlayıp yoluma devam etmeye çabalıyorum. Varoluşçuluğa inanan bir aydınım ve ‘kimileri’ istemese de bu dünyada var olduğum için kendimi “çağımdan sorumluyum”(3) diyen azınlıktan sayıyor ve insanca, yani ben ben olarak yaşamak istiyorum!

Komünist ve dramaturg Bertolt Brecht’in, ne bağlamda söylediğini bilmediğim, ama yürekten katıldığım tanımında «Sanat boktur!» diyebilme medeni cesaretini göstermişliğine duyduğum hayranlık, söylenenin insanoğlu tarafından yapılmış en kısa tanımlama olması dışında, bu denli az ama öz, bu kadar doğru bir söz olması nedeniyle, önünde şapka çıkarılması gereken bu olguyu aklımdan hiç çıkarmadan “yaşamak güzel şey be kardeşim!” diye düşünenlerden biri olduğum iddiasındayım. 
Bu böyle olduğu için de “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” yazmak-yazabilmek sorunsalına B.Brechtvari “bomboktur” diyerek işin içinden çıkmayı yeğlemek dururken, benim söyleyebileceklerimden eminim çok daha isabetli bir doğrulukla yetinmek pek cazibeli bile olsa, ben sol ideolojinin değerlerini taşıma iddiasında olan “Türkiyeli” insanların beyin ve yüreğinden geçen nedir tam olarak bilemediğim halde, gözlemlerim temelinde onlarca “gözardı edilen” en önemli mesele hakkında, coğrafik adı Elence “Doğu” veya “Güneşin doğduğu yer” anlamını taşıyan Anatole’nin çok barbarca bir medeniyetsizleştirmeye uğratılmasıyla ilgili birkaç tesbitte bulunmak istiyorum. Ancak, ilkin gelin Arapçası medeniyet olan, Türkçede uygarlık şekliyle kullanılan kelimenin «bir toplumun, bir ülkenin, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümüne verilen ad» olduğunu hatırlamak, nesne ile özneyi, nesnel ile özneli tanımlamayı denemekle sözümüze başlayalım. Konunun öznesini oluşturan Elenlerle, onların Anatole olarak adlandırdığı “doğu”nun en doğu sınırlarında yaşayan Ermeni halkının bu coğrafyada bilinmez zamanlardan günümüze ulaşan eşine az rastlanır uygarlıklar kurmuş olduğu insanlık tarihi tarafından en ince ayrıntılarıyla kaydedilmiş ve bilinmektedir. Anatole, yani bu iki uygarlığın, Elen ve Ermeni halklarının ülkeleri arasında yer alan genişçe bölgede yaratılan bu çok zengin uygarlık, günümüzde 21. yüzyıl insanını bile hayran bırakmakta olup, uygarlık tarihinin birçok ilkinin bu toprakların nüfus kütüğüne kayıtlı olmasını da sağlamıştır.

Söz konusu edilen özne Elen ve Ermeniyken, nesne de onlarca yaratılan bu uygarlıktır işte! Bu coğrafyanın doğusunda Ermeni yüksek platosuyla, güney-batısında Akdeniz kıyılarındaki Kilikia’da Ermenistan krallıkları İpek Yolu’nun kuzey-güney-doğu ve batısında insanı ve toprağı işleyip, geliştirerek biri birinden ileri süreğen uygarlıklar yaratıp-yaşatırken, Elenler başta Atina merkezli anavatan Ellada(4) olmak üzere, Ege’nin doğusunda Smyrnia(5) merkezli İonia, kuzey-doğuda Konstantinopolis(6) merkezli Bizans ve kuzey-doğuda Trapezunt(7) merkezli Pontus İmparatorluğu’yla beraber insanlık adına medeniyet yaratıyor, geliştiriyor ve yayıyordu. Tarihin, her tür bireysel görüşten bağımsız olan, yani gerçeğe varmak amacıyla, taraf tutmadan yapılan incelemeleri bu nesnel hükmün doğru olduğu fikrini bütünüyle desteklemektedir.

11. yüzyıl sonlarında Orta Asya steplerini geri dönmemek üzere terkederek Ermenistan üzerinden Anatole’ye ulaşan çeşitli Türk boylarının, o zamana dek bilip-belledikleri ortaçağ karanlıklarından kalma “at-avrat-silah” dışında bir yaşam biçimiyle ilk defaya mahsus olmak üzere karşılaşmaları sonrası Ermeni ve Elen uygarlıklarıyla tanışma şansına çok uzun zaman sahip olmalarına, onların içine girip yaşamalarına rağmen, bir türlü göçebelikten yerleşik yaşam biçimine geçmeyi, bir başka tabirle medenileşme evresini 900 küsur sene zarfında bile tamamlayabilmeyi beceremeyişleri belirgin olduğu kadar, bu olgunun anlaşılması için gerekli nesnelciliğin gözler önüne serilmesini sağladığı için bir o kadar da kayda değerdir. Bu yüzyıllar onlar tarafından gerçekleştirilen akınlar, yakma, yıkma, yok etme, yağmalama, işgal, iğfal, katliam ve zulümlerin en barbar yöntemlerle uygulanmasını bir varoluş hali, yani yaşam, hatta geçim biçimi olarak özümsemelerini getirdiğinden, aslında insanlık, insani değerler adına kaybedilmiş yıllar olmuş, bu ciddi kayıp da onun reel taşıyıcısı olan toplum insanlarının bu topraklara hep yabancı kalması, işgalci, sömürgeci karakterinin giderek daha da katılaşmasının temelini oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğu dönemi hanedanlığının birçok sultanının, herhangi bir ihtiyacı gidermeyen, anlaşılır bir amaca hizmet etmeyen ve askeri güç kullanmayı sırf erkinin varlığı için gerekli bir vasıf veya araç sayıp, geri, ilkel niyetlerini hayata geçirmesi yüzünden, onlarca uygarlığın beli kırılmış, yüzyıllar boyu yaratılmış değerlerden çokları yok edilmiş, günahsız milyonlarca insanın mağduriyetine sebep olunmuştur.

Onlar, çağlar boyunca, ayak bastıkları her yerde ne duyulmuş ne de görülmüş bir medeniyetsizleştirmeyi gerçekleştirmiş oldukları içindir ki «Her şey harap-virane ve yas, buradan Türkler geçmiş»(8) gerçeğini tarihe not düşen Victor Hugo’nun kalemine ait unutulmaz sözleri günümüze dek ulaşmıştır!

Devamı:  http://www.norzartonk.org/?p=4488#more-4488

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: